9 Haziran 2012 Cumartesi

PETROL ve PETROL ENERJİSİ


PETROL ve PETROL ENERJİSİ


            PETROL sözcüğü, Latince'de "kaya" anlamına gelen petra ve "yağ" anlamına gelen oleum sözcüklerinden türetilmiştir. Günümüzde petrol ve petrol ürünleri büyük önem taşır. Benzin, gazyağı, mazot, fueloil (yağyakıt), makine yağı, bitüm ve parafin mumu çok bilinen petrol ürünleridir. Benzin otomobillerde; gazyağı gaz lambalarında, bazı ısıtma aygıtlarında ve jet uçaklarının motorlarında; mazot (dizel yakıtı da denir) otobüs, kamyon ve gemilerdeki dizel motorlarında kullanılır. Buharlı gemilerin kazanlarında buhar üretilmesinde; çelik, cam, seramik gibi maddelerin üretiminde kullanılan bazı sanayi fırınlarında ve bazı binaların ısıtma sistemlerinde fueloil yakılır. Makinelerin düzgün ve rahat çalışabilmesi için ince ya da kalın makine yağlarına (en kalınlarına gres denir) gereksinim vardır. Bitümden, asfalt ve yalıtım malzemesi üretiminde yararlanılır.

            Petrol binlerce yıl boyunca basit bir biçimde kullanıldı. Babilliler yol döşerken ve bağlayıcı madde olarak bitümden, Romalılar yolları için Sicilya'dan getirttikleri asfalttan yararlanırlardı. Eski Çinliler, tuz üretmek için tuzlu suyun ısıtılmasında doğal gaz kullandılar. İtalya, Almanya, Kuzey Amerika ve Birmanya'da ham petrolün tedavi edici özellikleri olduğuna inanılırdı.

            Gazyağı ve Parafin

            1850'de İskoçyalı bilim adamı James Young, şeyl denen bir kayaçtan gazyağı elde etmenin yöntemini buldu. Young, gazyağının lambalarda bitkisel yağ ya da balina yağı yerine kullanılabileceğini gösterdi. Kimyadaki adı kerozen olan gazyağının başlıca iki türü vardır. Bunlardan birincisi gaz lambalarında, gaz sobalarında ve ısıtıcılarda; daha uçucu olan ikinci türü ise, bazı traktörlerin ve küçük balıkçı teknelerinin motorlarında yakıt olarak kullanılır. Jet uçaklarının motorlarında kullanılan gazyağı ikinci türdendir.

            Gazyağına İngiltere'de parafin denir. Ama parafin aslında petrolden elde edilen, mum, cila, su geçirmez karton ve kağıt yapımında kullanılan yarı saydam, sert bir mumdur. Açık renkli, kalın bir yağ olan ve ilaç olarak kullanılan vazelin (kimyadaki adı petrolatum) de bir başka petrol ürünüdür.

            Ham Petrolün Keşfi

            19. yüzyılın ortalarına kadar ham petrol, doğal olarak yüzeye sızdığı yerlerde oluşturduğu birikintilerden toplanırdı. Hayvanların su içtiği kaynaklara ya da tuzlu su çıkarmak için açılan kuyulara sızdığı için de çoğu zaman can sıkıcı, istenmeyen bir madde olarak görülürdü. 1850 dolaylarında ABD'de A.C.Ferris ve onun ardından S.M.Kier, petrolün lamba yağı olarak kullanılmasına yönelik ilk çalışmaları başlattılar. Daha sonra New York'lu iki avukat, George Bissell ve Jonathan Eveleth, Pennsylvania'da bir petrol arama şirketi kurdular ve emekli bir demiryolu müteahhiti olan Edwin L. Drake'i, Pennsylvania'daki küçük Titusville kasabası yakınlarında petrol kuyusu açmakla görevlendirdiler.

            Drake 27 Ağustos 1859'da 21 metre derinde petrole rastladı. Çok geçmeden günde sekiz varil, sonra da 20 varil petrol çıkarmaya başladı. Petrol, balina avlamak gibi riskli bir işten daha güvenilir ve daha ucuz bir lamba yağı kaynağı olduğu için hazır bir pazar buldu. Artık petrole hücum ve petrol çağı başlamıştı.

            Petrolün Oluşumu ve Bulunması

            Petrol denizlerdeki bitki ve hayvanların öldükten sonraki kalıntılardan oluşmuştur. Bu kalıntılar deniz yatağında milyonlarca yıl boyunca çürümüş ve geriye yalnızca yağlı maddeler kalmıştır. Yağlı maddeler çamur altında kalmış ve zamanla çamur sıkışıp kayaç katmanlarına, alttaki yağlı maddelerde de petrol ve gaza dönüşmüştür. Yerkabuğundaki altüst oluşlar bazen denizlerin kara parçaları haline gelmesine ve petrol içeren kayaçların da binlerce metre derine gömülmesine yol açmıştır.

            Çoğunlukla petrol oluştuğu yerden başka yerlere taşınmıştır. Bazen kayaçlardaki gözeneklerden sızıp kilometrelerce derinden yüzeye çıkmış ve burada buharlaşmış (gaz haline dönüşmüş), geriye bir bitüm ya da zift birikintisi kalmıştır. Çoğu kez de gözeneksiz, sert kayaçlarla karşılaşmış ve buralarda toplanmıştır. Bulunan petrol yatakları bu tür kayaçların petrolü tutmasıyla oluşmuştur. Bu yataklarda, süngerin su emmesi gibi, gözenekli kayaçların emdiği petrolün üstü kubbe biçimli, sert ve gözeneksiz kayaçlarla örtülmüştür. Ama bu kayaçlar ile petrol arasında genellikle bir doğal gaz katmanı, petrolün altında da çoğu kez eski denizden arta kalan tuzlu su bulunur.

            Belirli bir yerde petrol bulunup bulunmadığı ancak sondajla (delmeyle) anlaşılabilir; ama jeologlar yerkabuğuna ilişkin bilgilerden yararlanarak petrol bulunma olasılığı olan yerleri önceden belirleyebilirler. Çoğu zaman hava fotoğraflarından çıkarılan haritaları inceleyen jeologlar, petrol açısından umut verici olan alanları seçerler ve daha sonra bu alanlar karadan taranır. Kayaç ve bitki örtüsü incelenir, sondaj yoluyla sağlanan yer altı kayaç örnekleri getirilip laboratuarda çözümlenir. Jeologlar yeraltı kayaçlarının konum, derinlik, sertlik gibi özelliklerini ve hatta türünü belirleyebilmek için özel aygıtlardan ve bu aygıtlara dayalı olarak geliştirilmiş bilimsel arama yöntemlerinden yararlanırlar. Ama bütün bu çalışmalar yapılmış olsa da, açılacak kuyudan petrol çıkacağı gene de kesin değildir.

            Petrol Kuyuları, Boru hatları ve Tankerler

            Günümüzde pek çok petrol kuyusu, marangozların delik delmek için kullandıkları döner matkap uçlarına benzeyen uçlarla delinip açılır; aradaki fark, petrol için kullanılanların çok daha büyük olmasıdır. Matkap ucu, sondaj kulesi ya da delme kulesi denen yüksek bir kuleden, tel halatlara bağlanarak sarkıtılan delme borusunun ucuna takılır. Delme borusu kule tabanındaki döner tabladan geçer. Bu boru makine gücüyle, çoğu zaman bir dizel motoruyla döndürülür; ama son olarak geliştirilen türbo sondaj tekniğinde elektrik motorlarından yararlanılmaktadır. Delik derinleştikçe, delme borularına yenileri takılır. Delme borusundan aşağı yapay bir çamur pompalanır; bu çamur sürekli olarak matkap ucunun deliklerinden dışarı püskürür ve delinen deliğin yanlarından yukarıya geri döner. Bu çamur yalnızca matkap ucuna sıvanan kayaç parçacıklarını temizlemekle kalmaz, ucun yağlanmasını ve soğumasını da sağlar; ayrıca, taşıdığı basınç açılan deliğin duvarlarının içe doğru çökmesini önler. Daha sonra deliğe çelik borudan bir koruyucu kılıf geçirilir ve çimentolanır. Çok derin deliklerde, kılıf çapı tepede yaklaşık 45 santimetreyken dipte yaklaşık 10 santimetreye düşer.

            Gerekli dikkat gösterilmezse, matkap ucu petrole ulaştığında petrol şiddetle dışarı fışkırabilir, böylece boşa akabilir ve yangın tehlikesi doğurabilir. Bunu önlemek ve petrolü aşağı doğru bastırabilmek için ağır sondaj çamuru kullanılır; ayrıca bir valf ve boru sisteminin yardımıyla da basıncın yavaş serbest bırakılması sağlanabilir. Eğer doğal basınç petrolü yüzeye çıkaracak kadar güçlü değilse, petrol ya pompalanarak ya da yüksek basınçlı gaz basılarak dışarı çıkarılır. İkinci yönteme "gazla yükseltme" denir.

            Büyük miktarlarda petrolü karadan taşımak için boru hatlarından yararlanılır. Çelikten yapılan boruların çapları 15 cm ile 2 metre arasında olabilir. Boru hatları vadileri aşabilir, dağlara tırmanabilir ve ırmak yataklarının altından geçebilir.

         Petrolü denizden taşımak için tanker denen gemiler kullanılır. Bunlar özel olarak tasarımlanmış teknelerdir; tankerlerin makineleri kıçta (geminin arka ucunda) bulunur. Teknenin çok büyük bir bölümü petrol bölmelerine ayrılmıştır. Büyük tankerler petrolü küçüklerden daha ucuza taşır. Günümüzde 550.000 tonluk tankerler yapılınca bunların yanaşabileceği uygun iskele bulmak bir sorun olmuştur. Bu tür tankerler limanı kullanmak yerine, derin sulardaki yüzer şamandıraların yanına demir atar; yükleme ve boşaltmayı da şamandıralardan başlayıp deniz yatağından kıyıdaki depolama tanklarına giden boru hatları aracılığıyla

         Petrolün Arıtılması


            Ham petrol, rafineri denen arıtma tesislerinde benzin ve gazyağı gibi petrol ürünlerine ayrılır. Bu değişik ürünler farklı sıcaklıklarda kaynayıp buharlaşır; bu özellikten yararlanılarak, ayrımsal damıtma denen yöntemle bu ürünler ham petrolden ayrılabilir. Ham petrol ısıtılır, bir sıvı ve buhar (gaz) karışımı halinde, ayırma kulesi denen çelik bir kuleye pompalanır. Sıvı bölüm kulenin dibinde toplanır, fueloil ve bitüm gibi ürünler haline gelir. Buharlar kulede yükselir ve yükseldikçe de soğur. Önce mazot gibi daha ağır ürünler sıvılaşır ve bunlar kulenin değişik düzeylerindeki tepsilerden çekilip alınır. Benzin buharları kulenin tepesine kadar yükselir ve buradan alınarak sıvılaştırılır.

            Damıtma, arıtmanın birinci aşamasıdır. Ham petrol rafineride, değişik ürünlerin istenen miktarlarda elde edilebilmesine olanak verecek biçimde işlenebilmelidir. Yüksek sıcaklıklarda gerçekleştirilen bir işlem olan "kraking" (parçalama), ağır ürünleri daha hafif bileşenlerine ayırır ve böylece elde edilen benzin miktarı artar. Bütün maddeler moleküllerden, moleküller de atomlardan oluşur. Petrol hidrokarbon moleküllerinden, yani hidrojen ve karbon elementlerinin atomlarından oluşur; ama bütün petrol moleküllerinde aynı sayıda atom bulunmaz. Örneğin, fueloil moleküllerinde gazyağı moleküllerinden daha çok hidrojen ve karbon atomu vardır ve bu yüzden fueloil molekülleri gazyağı moleküllerinden daha ağırdır. Kraking işleminde, büyük taşların parçalanıp çakıl haline getirilmesi gibi moleküllerin bazıları da ısı ve basıncın etkisiyle parçalanır ve daha hafif moleküller elde edilir.

            "Reforming" (düzeltim) işlemi ise arıtma sürecinin en önemli aşamasıdır. Bu, yüksek sıcaklık ve basınçta gerçekleştirilen, moleküllerin büyüklüklerinden çok biçimlerini değiştirmeye yönelik bir işlemdir. Bu işlemle hidrokarbon zincirlerinin biçimi değiştirilir ve bunlar "aroma tik" bileşikler denen benzen halkalı bileşiklere dönüştürülür. Üstün nitelikli benzin bu aşamada elde edilir.

            Örneğin, ABD'de bir varil ham petrolden 63 litre benzin, 22 litre ağır fueloil elde edilir; oysa Ortadoğu'da bir varil petrol ancak 31 litre benzin, buna karşılık 63 litre fueloil verir. Petrol ya 159 litre eşdeğerindeki "varil" ya da özellikle deniz yoluyla taşındığında "artık ton" (1.016 kg) ve "metrik ton" la (1.000 kg) ölçülür.

            Daha az bilinen petrol ürünlerinin şaşırtıcı kullanım alanları vardır. Mumlarda ve cilalarda petrol mumu (parafin mumu) bulunur; parfümler, kozmetikler ve hatta peynirin bozulmasını önleyen bazı maddeler petrol yağlarından hazırlanır. Böceklere karşı kullanılan ilaçlarda başka petrol yağları vardır. Etilen (domatesleri yapay olarak olgunlaştırmak için de bu madde kullanılır) ve yapay ipek ya da tırnak cilası yapımında kullanılan aseton gibi ürünler arıtma işleminden elde edilen gazlardan üretilir. Yapay kauçuk, plastikler ve sıvı deterjan yapımında kullanılan başlıca kimyasal maddeler de gene petrol ürünüdür. Pek çok ilaç ve boya, hatta sakız ve güçlü patlayıcılar gibi maddeler de petrol ürünleri içerebilir. Petrol gazları soğutularak ve sıkıştırılarak sıvılaştırılabilir; tüplere doldurularak pazarlanan bu tür propan ve bütan gibi gazlar çoğunlukla mutfaklarda ve aydınlatma amacıyla kullanılır.

            Doğal Gaz

            Pek çok ülkede karada ya da deniz yatağında açılmış petrol kuyularından elde edilen doğal gaz boru hatlarıyla kentlere taşınır; fabrikalarda, evlerde, ısıtma ve aydınlatma amacıyla kullanılır. Ham petrolden ayrılan gaz, işlenerek çok kolay alev alan buharlardan arıtılır. Doğal gazın çoğu bataklık gazı olarak da adlandırılan metandır. Metan, petrol ve kömürle birlikte bulunur; ama bazen tek başına da oluşur. 19. yüzyılın başlarında ABD'de keşfedilen doğal gaz kuyularına "yanar kaynak" denirdi. Petrol arayıcıları önceleri, basıncın etkisiyle petrolün yüzeye çıkmasını sağlayan doğal gaza önem vermediler. Yüzeyde petrolden ayrılan gaz bir boruya alınarak borunun ucunda dev bir meşale gibi yakılırdı. Yalnızca gaz çıkan kuyular ise tutuşturulur ve yıllarca kendi kendine yanmaya bırakırdı. Ama 1870'lerde ABD'de bu gazdan yararlanmaya yönelik çalışmalar başlatıldı ve doğal gazın boru şebekesiyle evlere dağıtılması sağlandı.

            Doğal gaz genellikle yüzeyden binlerce metre derinde, kumtaşı gibi gözenekli bir kayaç katmanınca tutulmuş olarak bulunur; bu katman, gaz geçirmeyen ve bu özelliğiyle de doğal gazın kaçmasını önleyen bir başka kayaç katmanıyla örtülüdür. Doğal gaz aramaları petrol aramalarına benzer biçimde yürütülür. İngiltere’de doğal gaz aramaları 1930'larda başladı. 1950'lerde İskoçya'da Edinburgh yakınlarında ve Yorkshire'da küçük yataklar bulundu.

            Kuzey Denizi'nde doğal gaz aranmasına 1964'te izin verildi. Petrol şirketleri bölgeye dev sondaj platformları gönderdiler ve sonuçta İngiltere'nin doğu kıyısı açıklarında zengin gaz yatakları keşfedildi. Bulunan yataklar İngiltere'nin gaz talebini karşılayacak kadar büyüktü. Doğal gaz, deniz yatağına döşenen boru hatlarıyla kuyulardan kıyıya taşındı ve oradan da yeni bir boru şebekesiyle bütün ülkeye dağıtıldı. Kuzey Denizi'nde yürütülen çalışmalarda kötü hava koşullarının etkisiyle sık sık büyük tehlikelerle karşılaşıldığı ve sondaj aygıtlarının yitirildiği oldu.

            En büyük doğal gaz üreticileri ABD ve SSCB'dir. Yapımına 1967'de başlanan bir boru hattı doğal gazı günümüzde Sibirya'dan Urallar'a ve SSCB'nin batı kesimlerine, oradan da Türkiye'ye taşımaktadır. Hollanda, Kuzey Denizi'ndeki yataklardan Almanya Federal Cumhuriyeti, Belçika ve Fransa'ya gaz satmaktadır.

            1980'lerin sonlarında çeşitli ülkelerdeki şirketler çürüyen çöp yığınlarından çıkan metan gazından elde ettikleri enerjiden yararlanarak elektrik üretmeye başladılar ve bunda başarılı da oldular.

            Petrol Kaynakları

            Büyük petrol yatakları birkaç ülkede toplanmıştır. En büyük petrol üreticisi SSCB'dir; dünya üretiminin neredeyse beşte biri bu ülkede gerçekleştirilir. ABD (dünyanın en çok petrol satın alan ülkesi) ve Suudi Arabistan (dünyanın en çok petrol satan ülkesi) petrol üreticisi ülkeler arasında ikinci ve üçüncü sırada yer alırlar.

            Dünyanın bilinen en büyük petrol rezervleri Ortadoğu'dadır. Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Katar ve Abu Dabi büyük petrol üreticileridir. Bu ülkelerle birlikte Nijerya, Libya, Cezayir, Endonezya, Ekvator, Gabon ve Venezuella, petrol satış fiyatlarını ortaklaşa belirleyebilmek için Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü'nü (OPEC) kurmuşlardır.

            Ülkeleri çevreleyen kıta sahanlıklarında da, örneğin Kuzey Denizi'nin İngiltere ve Norveç'e ait kesimlerinde petrol sondajları yapılmaktadır.

            Dünyanın görünür petrol rezervi yaklaşık 666 milyar varil kadardır; bunun yarıdan çoğu Ortadoğu'dadır. Bu, yerin altından çıkarılabileceği bilinen petrol miktarıdır. Çoğu petrol yatağı keşfedilmeyi beklemektedir. Teknoloji ilerledikçe, çok derin sular altındaki petrolü çıkarmanın, ABD'deki şeyl çökellerinde ve Kanada'daki bitümlü kumlarda hap solmuş petrolü elde etmenin ve belki de bugünkü petrol alanlarından daha çok petrol çıkarmanın yolu bulunabilecektir. Günümüzde uygulanan yöntemler, petrolün çoğunun yeraltında bırakılmasını zorunlu kılmaktadır.

            Türkiye'de Petrol ve Doğal Gaz

            19. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin sınırları içinde yer alan Musul ve Bağdat vilayetlerinde ham petrol sızıntısına rastlanan bazı alanlar olduğu biliniyordu. Bu yüzyıl sonlarında bir yabancı şirket Türkiye'de ilk kez petrol arama sondajı yaptı. İskenderun çevresinde yapılan sondajlarda doğal gaza rastlandı. Bir başka yabancı şirketin 1900'de Trakya'daki Mürefte yöresinde yaptığı sondajda petrol bulundu. Ama çıkan petrol miktarı çok az olduğundan bir süre sonra kuyular kapatıldı.

            Doğu Anadolu Bölgesi'ni uzun yıllar işgalleri altında tutan Ruslar, I. Dünya Savaşı sırasında Erzurum ve Erzincan yörelerinde yapılan bazı sondajlarda petrole rastladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı Devleti Irak'taki geniş ham petrol alanlarını yitirdi. Türkiye bu zengin petrol alanlarında hakkı olduğunu ileri sürdü. 1926'da imzalanan bir antlaşmayla Türkiye, Irak'ın elde edeceği petrol gelirinin yüzde 10'unun 25 yıl süreyle kendisine verilmesi karşılığında bu topraklardan vazgeçti.

Türkiye'deki cevher yataklarının araştırılması ve saptanması amacıyla kurulan Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA), 1940'ta Siirt ilinin Raman Dağı yöresinde ve 1945'te Garzan yöresinde verimli ham petrol yatakları buldu. Daha sonra MTA'nın görevini devralan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) Siirt ilinde birçok kuyu açarak üretim yaptı. Arama ve üretim izni alan bazı yabancı petrol şirketleri de Adana, Adıyaman, Diyarbakır ve Siirt'te verimli yataklar buldular. Türkiye'nin ham petrol üretimi 1950'de 18.000 ton, 1960'ta da 375.000 tondu. Bu yıllardan önce Türkiye, benzin ve gaz gibi petrol ürünleri gereksinmesini yurtdışından satın alarak karşılıyordu. 1955'te Siirt ilinde Batman (bugün Batman ilinde), 1961'de Kocaeli ilinde İPRAŞ, 1962'de İçel ilinde ATAŞ, 1972'de İzmir ilinde Aliağa ve 1987'de de Ankara ilinde Orta Anadolu (bugün Kırıkkale ilinde) rafinerilerinin yapılması, Türkiye'yi önemli miktarda ham petrol satın alan ve gereksinmesi olan petrol ürünlerini kendi rafinerilerinde işleyerek elde eden bir ülke durumuna getirdi. Rafinerilerinin yıllık ham petrol işleme kapasitesi 30 milyon tondan çok olan Türkiye, 2.5 milyon ton kadar ham petrol üretmektedir ve 20 milyon tondan çok ham petrol satın almaktadır.

            1986'da açıklanan bilgilere göre Türkiye'de saptanan üretilebilir durumdaki ham petrol rezervlerinin kalan miktarı yaklaşık 21 milyon tondur. Bu üretilebilir rezervin yüzde 59'u yabancı petrol şirketlerinin elindedir. Yabancı petrol şirketlerinden başlıcalar Mobil ve Shell'dir. Irak, Kerkük'te ürettiği ham petrolün bir bölümünü boru hattıyla Adana ilindeki Yumurtalık limanına pompalar. Bu ham petrolün bir bölümü Türkiye'deki rafinerilerde işlenir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde üretilen ham petrolün bir bölümünü İskenderun Körfezi'ne, Batman Rafinerisi'nde işlenemeyen petrolü öteki rafinerilere taşımak ve Irak'tan gelen petrolü değerlendirmek amacıyla bazı başka boru hatları da yapılmıştır. Bunlar Batman-Dörtyol, Şelmo-Batman ve Yumurtalık-Kırıkkale boru hatlarıdır. 1987'de Türkiye'deki rafinerilerde işlenerek elde edilen başlıca petrol ürünlerinin yaklaşık miktarları şöyleydi: 2.5 milyon ton benzin, 760 bin ton jet yakıtı, 6.5 milyon ton mazot, 8 milyon ton fueloil ve 390 bin ton gazyağı.

            Türkiye'de petrol ürünlerinin kullanıldığı bazı termik santraller da vardır. Bunlar Aliağa, Ambarlı, Bornova, Hopa, ve Seydişehir santralılarıdır.

            Türkiye'nin başlıca doğal gaz kaynakları Marmara Bölgesi'nin Trakya kesimi ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndedir. Çevre kirlenmesine yol açmayan temiz bir yakıt olan doğalgaz yataklarının araştırılması çalışmalarına Türkiye'de 1960'larda başlandı. 1974'te TPAO'nun yaptığı sondajlar sırasında Hamitabat'ta verimli doğal gaz yataklarına rastlandı. Dünya doğal gaz rezervlerinin çok küçük bir bölümü ülkemizdedir. Bu rezervlerin en büyük bölümü Hamitabat'tadır. Burada yapılan üretim sonucunda elde edilen doğal gaz, bir termik santral ile bazı fabrikalarda yakıt olarak kullanılmaktadır. Hamitabat'tan geçen SSCB-Türkiye Doğal Gaz Boru hattı, Bulgaristan sınırından Ankara'ya kadar uzanır. Doğal gazın boru hattıyla ulaştığı yörelerdeki konutlar ile sanayi kuruluşlarında çevreyi sürekli kirleten öteki yakıtların yerini alması tasarlanmıştır. Ankara kentindeki konutlara ulaştırılan doğal gazın İstanbul'da da kullanıma sunulması için çalışmalar sürdürülmektedir.



Petrolün yol açacağı zararlar

            Petrol enerjisi yerine güneş enerjisini savunanların "romantik çevreciler" değil "gerçek çevreciler" olduğunu söyleyen Keskin şu uyarıda bulundu:

* Petrol şirketlerinin Dünya Bankası ve İhracat Kredi Ajansları aracılığıyla hükümetlerce desteklenen yatırım planlarının tümü, Kazakistan ve Azerbaycan'da gerçekleştirilirse, atmosfere karbondioksit yayılımı büyük ölçüde artacak ve küresel ısınma daha tehlikeli bir boyuta gelecek.

* İstanbul Boğazı dünyanın en tehlikeli su yollarından birisi. Buna rağmen, Hazar Bölgesi'nden batı ülkelerinin tüketici pazarlarına giden ağır petrol tankeri trafiğini taşıyor. Bu nedenle burası süregelen petrol bağımlılığımızı sorgulamak için çok uygun bir nokta.

* Hükümetler yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği yatırımlarını ihmal ederken, fosil yakıtlar ve nükleer enerji, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) gibi hükümetlerden hala her yıl 250-300 milyar sübvansiyon alıyor.

7 Haziran 2012 Perşembe

AMERİKYUM



  AMERİKYUM MİNARELİ




Transuranyum ana maddeleri serisinde plutonyum’u izleyen  doksan beş atom numaralı kimyevi elemente verilen isim.



Tabiatta bulunmayan Amerikyum çekirdek enerjisi üzerindeki çalışmalar esnasında uranyumun alfa tanecikleriyle bombardımanı neticesinde 1945’te Seaborg ve yardımcıları tarafından elde edilmiştir. Bu element ve hidroksiti tartılabilecek miktarda, Cunningham tarafından tecrit edilmiştir. Kütle adeti 241 olan atom beş yüz sene kadar periyotlu bir radyo aktıflık gösterir. Kimyevi özellikleri daha önce belirtilen elementlerinkine çok benzer. Başka bir takım izotoplarda hazırlanmıştır.







       

KAYNAK :GROLIBELIER INTERNATIONAL AMERİKANA

KONU: AMERİKYUM



Periyodik çizelgenin aktinitler dizisinde yer alan radyo aktif element. Uranyumdan ağır bir element olan amerikyumun simgesi Am atom sayısı 95 en durağan izotopunun atom ağırlığı 243’tür. Doğada bulunmaz ;ilk olarak 1944’te bilim adamları tarafından plütonyum – 239’un helyum iyonlarıyla sıkıştırılmasından amerikyum –241 izotop halinde elde edilmiştir. Bilinen izotoplarının numaraları 237’den 246’ya kadar değişir; tümü radyoaktiftir. En durağan izotopu amerikyum 243’ün yarı ömrü 370 yıldır. Kullanıla bilir miktarda 241 Am plütonyum –242’in nükleer reaktörlerde bombalanmasıyla elde edilir. 241 Am ,güçlü gama ışınımı yayması nedeniyle radyografide bazı ölçümlemelerde kullanılır.









KAYNAK: ANA BİRTANNİCA

KONU:AMERİKYUM



Periyodik tablonun 3 b grubundaki aktinitler dizisinde yer alan yapay olarak elde edilen kimyasal element. Doğada varlığı saptanamayan amerikyum 1944’te Glenn T. Seaborg ,Ralph A. James, Leon o. Morgan ve Albert Ghiorso tarafından bir nükleer reaktörde plütonyum 239’dan (atom numarası 94) amerikyum- 241 izotopu halinde elde edilir. Bulunan dördüncü uranyum ötesi element (atom numarası 96 olan küriyum bundan birkaç ay önce bulunmuştu) olan amerikyum gümüş beyazlığında bir metaldir. Ve oda sıcaklığındaki kuru havada çok yavaş kararır. Kolay elde edile bildiği için en önemli izotopu amerikyum –241’dir; bu izotop plütonyumdan elde edilmiş ve saniyede akışkan yoğunluklarının ölçümünde, kalınlık ölçmede uçak yakıtı göstergelerinde ve uzaklık algılayıcı aygıtlarda kullanılmıştır; bu uygulamaların hepsine amerikyum – 241’in gamma ışımasından yararlanılır. Amerikyum bütün izotopları radyoaktifliktir. Amerikyum –241’in yarı ömrü 458 yıl iken en kararlı izotopu olan amerikyum –243’ün yarı ömrü 7.370 yıldır ve bu nedenle kimyasal ayrıştırmalar için daha elverişlidir.

Amerikyumun oksijenle tepkimesinden dioksit (AmO2) hidrojenle tepkimesinden hidrür (AmH2) oluşur. Amerikyum çok az miktarda da olsa iyon halinde elde edilebildiğini gösteren Am+2 iyonunu varlığı lantenitler dizisinde yer alan ve +2 değerli durum indirgene bilen evropiyum ile amerikyum arasındaki benzerliği ortaya koyar. Amerikyumun +3 ten +6’ya kadar dört yükseltgenme durumu vardır; asitli sulu çözeltilerde Am+3 pembe, Am+4 açık pembe (çok kararsız), AmO+  sarı AmO+2   açık

                                       2                2              

 kahverengidir. En yaygın olan                   

+3 değerliği durumunda bu element, aktinitler ve lantanitler dizisindeki öbür elementlere çok benzer.

2 Haziran 2012 Cumartesi

TAŞ YAPAN MİNERALLER


TAŞ YAPAN MİNERALLER



Yerkabuğunu oluşturan cisimler, mineraller ve taşlar olmak üzere ayırt edilir. Minerallerin kimyasal açıdan homojen olmalarına karşılık, taşlar, yani mineral toplulukları heterojen cisimlerdir.  Ancak taş olarak adlandırılan oluşumlar, yerkabuğunda oldukça sık rastlanılan ve benzer oranlarda mineral topluluklarının oluşturdukları cisimlerdir.

Taş yapan minerallerin en önemlileri silikatlar ve demirdir. (Magnezyum, kalsiyum, sodyum ve potasyum alüminyum silikatlarıdır. )

16 km derinliğe kadar yerkabuğunu oluşturan taşlardan alınan 700 civarındaki örneğin mineral bileşimlerinin istatistik incelemesi sonucunda magmatik tşların bileşiminin şu mineral gruplarından oluştuğu ortaya konmuştur.



                      Feldspatlar ve türevleri               59. 5

                      Hornblend ve ojit                        16. 8

                      Kuvars                                         12. 0

                      Mika                                              3. 8

                      Bütün diğer mineraller                  7. 9



Taş yapan mineraller , renklerinin açık veya koyu oluşuna göre açık renkli mineraller veya felsitler, koyu renkli mineraller veya mafitler olmak üzere gruplandırılır.





FELSİTLER

MAFİTLER
Feldspatlar
Piroksenler
Feldspatoidler
Amfiboller
Kuvars
Biotit
Muskovit
Olivin
Jips
Serpantin
Kalsit
Klorit
Kil mineralleri
Kloritoid
Epidot-Zoisit
Granat

Turmalin







MAGMATİK TAŞLARIN MİNERALLERİ




1) SİLİSYUM GRUBU MİNARALER

KUVARS

SiO2,  S=7,  Öz. Ağır. =2. 65,  Hegzagonal-Trapezoedrik tetardoedri.

Kuvars taş yapan minerallerin en önemlilerinden birisidir. Gre ve kuvarsitler hemen hemen yalnızca bu minerallerden yapılmışlardır. Asit taşların en karakteristik elemanıdır. Sertliği 7 olduğundan doğal etkenlere karşı dayanıklıdır, zor ayrışır, dilinimi yoktur, kırılma yüzeyi genellikle midye kabuğu şeklindedir. Kitle halinde iken yağ parlaklığı, kristal halinde cam parlaklığı gösterir. Yalnızca florasiti, kaynayan potasyum klorür ve alkali karbonatta erime gösterir. Kuvarsın pseudomorfozları oldukça yaygındır. Trigonal trapezoedrik şekilde kristallenen kuvars 575 C0 derece ısıda hegzagonal trapezoedrik ?-kuvars formuna dönüşür. 575C0 derecenin üzerinde ise paramorfoz bir kuvars formu olan ß-kuvars oluşur.

870C0 derecede -kuvars rombusal form olan tridimite, 1470C0 derecede ise tetragonal form olan kristobalit'e dönüşür. 1700C0 derecede ergir.

Bu çeşit kuvars türlerinin ısı şartları ile olan ilişkileri nedeni ile kuvars, jeolojik termometre olarak değer taşır.

Kuvars kristalleri taşlarda çok seyrek olarak idiomorf sınırlar gösterir. Taş içerisinde genellikle renksiz süt beyazı veya gridir. Bazı granitlerde ortoklas ile birlikte yazı graniti dokusunu oluşturur, yani taş içerisinde bulunan plajioklas ortoklasın yerine geçer ve serbest kalan kuvars plajioklas içerisinde solucan şekilli bir yapı gösterir. Buna mirmekit yapısı denir.

Kuvars ince kesitlerde renksiz ve saydamdır. Çok defa düzensiz ince çatlakları vardır. Kırılma indisi zayıf, çift kırması da zayıftır. Optikçe pozitiftir.

Kristal sınırları düzensizdir ve korrozyon gösterir. Bazen ikizleri görülür. Dilinimi yoktur(=Çok zayıf) Tektonik etkenlere karşı çok hassastır. Optik eksenlerin sapması sonucunda aynı tanede çeşitli sönmeler olur ve dalgalı sönme gösterir. Gene basınç sonucunda taneler birbiri içine girer ve aynı taneden birçok tanelerin oluşması sonucunda Mörtel dokusu meydana gelir.

Kuvars'a feldspatoidlerle birlikte rastlanmaz. Olivin, korund ve spinel ile de görülmesi pek nadirdir. Çünkü bu mineraller SiO2 ile başka mineraller oluştururlar ve ancak bu son ürünler kuvars ile birlikte bulunabilirler. (Örnek:Nefelin SiO2 ile birlikte Albit, Korund SiO2 ile birleşerek Disten'i oluşturur. )



   

2) FELDSPAT GRUBU MİNERALLER

ORTOKLAS

(Alkali feldspat) (SiO2. SiO2)Al-K veya KalSi3 O8

Ortoklas Yunanca düzgün bölünen teriminden türetilmiş bir deyimdir. Monoklinal holoedride kristallenir. S=6, Öz. Ağır. =2. 57 Flor asitinde ayrışır. Genellikle porfirik dokulu taşlarda idiomorf oluşumlar şeklinde yer alır.

Oluşum şekline göre değişik şekillerde kristalleri gelişir. Ortoklas adı altında genellikle berrak olmayan K-Feldspatları gösterilir. Genç ve çabuk soğumuş volkanik taşların cam manzaralı  feldspatlarına sanidin adı verilir. İkizleri çok boldur.

Ortoklas özellikle hamuru cam olan volkanik taşlarda idiomorf kesitler verir. Taneli taşlarda ise hudutlar düzensizdir, bazen yuvarlak hududlara da rastlanır. Basınç altında kalan taşlar da ortoklas mercek şeklini alır ve bu nedenle ince kesitte göz gibi görülür.

Kristalleri değişmeye uğramamışsa renksiz ve parlak kesitler halinde görülür.

Ortoklas içinde inklüzyon boldur. Çeşitli minerallere rastlandığı gibi,  zonar şekilde ojit, biotit, kuvars gibi mineraller çok miktarda bulunur.

Değişmesinden muskovit (serizit) ve kaolen oluşur. Serisit pulları yüksek olan çift kırılmalarıyla kolayca tanınır. Kaolinleşme de ise , yeni oluşan materyal toprağımsı bir manzara gösterir;bu özelliği ile de berrak gözüken kuvarstan kolayca ayırt edilir.



SANİDİN

KalSi3 O8 bileşiminde olan sanidin de % 70'e kadar varabilen Na-Feldspat molekülleri bulunabilir.  Yüksek miktarda Na molekülü bulunan sanidinlere sodyum sanidin veya sodyum ortoklas da denir.  Sanidin genellikle genç ve çabuk soğumuş magmatik taşların cam manzaralı feldspatlarına verilen isimdir.  Monoklinal sistemde kristallenir.  Ayrışmaya uğramamış kristalleri renksiz veya gri renkte, saydam ve çok parıltılıdır.  Kesitleri genellikle renksiz ve berraktır. 

Dilinimleri net olarak görülmez.





MİKROKLİN

(K, Na) AlSi3 O8 optik iki eksenli negatif bir mineraldir.

Mikroklin aslında KalSi3O8 bileşimindedir.  Birçok hallerde %100-60 ortoklas ve %0-40 albitten oluşur.  İkizleri çok karakteristiktir.  Kendine özgü kafes yapısı ile iyi tanınır.



ANORTOKLAS

(Na, K)AlSi3 O8 veya pek az miktarda Ca-Feldspatta bileşime girebilir. Bileşim bakımından Ortoklas ile Albit arasında bir ara safha olan Anortoklasda, Albit %60 a ulaşabilir. 

Optik özellikleri açısından mikrokline çok yaklaşan bu mineral,  triklinal (pseudomonoklinal) bir feldspat türüdür.  Genellikle c ekseni yönünde uzamış renksiz kristaller halindedir. İkizlerine sık rastlanır. Optik çift eksenli negatif bir mineral olan anortoklasın kırılma indisi mikroklinden biraz daha yüksektir. Sanidinde olduğu gibi Na bakımından zengin lavlar ve bunlarla ilgili taşlarda bulunur. Anortoklas çok yüksek ısıda oluşmuş ve çok çabuk soğumaya uğramış bir albit ortoklas karışımıdır.



PLAJIOKLASLAR

Bir Na feldspatı olan albit ile bir Ca feldspat,  yani anortit'in oluşturduğu izomorf serinin üyelerine plajıoklas denir. Triklinal sistemde kristallenirler. Bileşimlerinde bulunan anortit miktarına göre adlandırılan bu serinin bir ucunda albit (NaAlSi3 O8), diğer ucunda ise anortit (CaAl2 Si2 O8)yer alır.

Plajıoklas kristallerinin şekli ortoklasınkine çok benzer. Yüzeyler arasındaki açıların değerleri de az farklıdır. Hemen hemen bütün plajıoklas türlerinde mükemmel dilinim görülür.

Plajıoklaslarda özellikle lamelli ikizlere hemen hemen daima rastlanır. En çok görülen ikizler (010) yönünde olup buna albit ikizlenmesi denir. Bu cins ikizler genellikle uzunlamasına yönde levha şeklindedir. Bu polisentetik ikizlenme sonucunda taban kısımları genellikle düzenli girinti ve çıkıntılar gösterir. Bu durum çok defa mikroskopik olarak da paralel çizgiler halinde görülür ve ortoklaslardan ayırma imkanını verir.

Plajıoklasların en karakteristik özelliği polisentetik ikizlerin aralarındaki içeriye-dışarıya oluşan açılar pek görünmez, fakat analizör devreye sokulduktan sonra lamel sisteminin değişik sönüşüyle ikizler hemen belli olur.

Albit ikizleri uzun eksen yönüne paralel düz ve keskin şeritler halinde görülür. Lameller değişiktir. Kısmen ince kısmen de kalın şeritler halinde olabilir. Basınç etkileri nedeniyle bazen kıvrıklı, kırıklı veya basamaklı olabilirler.

Plajıoklaslar genellikle renksizdir. Bazen gri veya yeşilimtrak olabilir.  Albitten anortite doğru yoğunluk ve buna uygun olarak erime noktası da artar. Öz. Ağır. =2, 61-2, 77)

Ayrışmaya uğramamış plajıoklaslar ince kesitlerde berrak ve renksizdir.

Plajıoklaslarda inklüzyon olarak ortoklas veya mikroklinin yanı sıra düzenli şekilde sıralanmış hematit, ilmenit veya magnetit de yer alabilir ve plajıoklasın prizma veya pinakoid düzlemlerine paralel olarak sıralanırlar. Bu inklüzyonlar kristalin merkez kısımlarında düzenli bölgeler meydana getirir. Aventurin veya güneş taşında görüldüğü gibi bazen pırıltı olayı da yaratabilirler. Feldspat kristallerinin buğulu bir görünüş almasının metamorfik ısınma sonucu olduğu tahmin edilmektedir.

Plajıoklaslarda da ayrışma görülür. Ancak bunlardaki ayrışma ortoklasın aksine kaolinleşme yerine damuritleşme şeklindedir. Ca miktarının artışı ile fazlalaşma gösterir. Albit ayrışma yönünde oldukça dayanıklıdır. Anortite doğru ayrışmada süratli bir artış görülür. Albitte ayrışma sonucunda serizit, karbonat veya kil minerallerinin albitin yerine geçtiği görülebilir. Anortoklasın ayrışması çok karakteristik bir durum gösterir.

Mineralin anortoklas molekülleri ayrışırken albit bölümü aynen kalır. Bu ayrışmada epidot, klinozoisit veya zoisit, beyaz mika veya karbonatlar oluşur.

Havalanma da plajıoklaslarda tipik ayrışma ürünlerini oluşturur. Değişik etkenler nedeni ile çeşitli kil mineralleri ortaya çıkar. Bazen de plajıoklas ortoklasın yerine geçer ve serbest kalan kuvars plajıoklas içerisinde mirmekit dokusunu oluşturur.

Plajıoklaslar özellikle monzonit, diyorit, gabro grubu taşlarının tayininde önemli rol oynar. Metamorfik taşların da en yaygın mineral türüdür.



FELDSPATOİDLER

Kimyasal bileşimleri yönünden feldspatlara benzeyen feldspatoidler, feldspatlar gibi homojen geçiş serileri oluşturmaz. Bunlar silisçe fakir, ancak alkalilerce zengin magma oluşumlarıdırlar. Bu gruba giren mineralleri albit veya ortoklas ile karşılaştırdığımızda, silis yönünden fakir oldukları anlaşılır. Grubun en önemli türleri  nefelin ve lösittir. Feldspatoidler heterojen bir mineral topluluğu olmasına rağmen, sırf minerolojik özellikleri nedeniyle bir grupta toplanmışlardır.

En önemli feldspatoid türleri:



Lösit                   KalSi2 O6

Nefelin               NaAlSiO4

Sodalit                3NaAlSiO4   NaCl

Hauyn                 3NaAlSiO4   CaSO4

Nosean                3NaAlSiO4   Na2 Si4





PİROKSENLER

Magmatik taşların karakteristik ve önemli bileşenleri olan piroksenler bileşim bakımından başlıca iki değerli unsurların metasilikatlarıdır.

R2 "Si2 O6 genel formülü ile ifade edilebilen bu grupta R2 nin yerine şunlar bulunabilir: Na, Li, Ca, Fe, Mg, Ti, Al, Fe2 v. b.

Bu bileşimde genellikle çok az miktarda Li, Ti ve Mn yeralabilir. Başlıca rombusal ve monoklinal sistemlerde kristallenirler. Piroksenler özellikleri birbirine çok yakın olan minerallerdir ve dike yakın olan (87°) dilinim açıları çok karakteristiktir. Dilinimler iyi oluşmuş fakat düzensiz ve kesik görünümlüdür. Bu grubun paleokrizma özelliği yok gibidir. Yatay kesiti çoğunlukla sekizgendir. Renkleri hafif ve çeşitlidir. Oldukça yüksek olan kırılma indisleri nedeniyle rölieflidirler. Çift kırmaları çeşitli piroksen türlerinde çok farklıdır.  Optik eksenler düzlemi rombusal piroksenlerle monoklinal piroksenlerin çoğunda (010) a paralel olup optik özellikleri genellikle (+) dır.

Taşlar içerisinde en çok monoklinal ve kısmen de rombusal piroksenlere rastlanır. Triklinal piroksenler ise seyrektir.

Piroksenler dört esas gruba ayrılarak incelenebilirler.



PİROKSENLERİN SINIFLANDIRILMASI



1-Rombusal piroksenler

A)Enstatit                        % 0-10      (SiO3) Fe

B)Bronzit                        %10-30     (SiO3) Fe

C)Hipersten                    %30-50     (SiO3) Fe

   a)ferrohipersten           %50-70     (SiO3) Fe

   b)Eulit                          %70-90    (SiO3) Fe

   c)Ferroslit                    %90-100   (SiO3) Fe

2-Monoklinal piroksenler

A)Ca lu ve ferromanganezyumlu piroksenler

Klinoenstatit                 (SiO3)Mg

Pijonit                           (SiO3). (Mg, Fe, Ca)

Diopsit, Diallag             (SiO3)2 CaMg

Hedenbergit                  (SiO3)2 CaFe

Ojit                                (Si, Al)O5 . (Ca, Mg, Fe, Al)

B)Alkalen piroksenler

Egirin                             (SiO3)2  Na,  Fe3+

Jadeit                              (SiO3) Na , Al

Spodumen                      (SiO3)2  Li , Al



3-Piroksenoidler

Vollastoni                       (SiO3) Ca

Rodonit                           (SiO3)  (Mn, Fe, Ca)



AMFİBOLLER

Amfiboller inosilikatlardandır. genel formülleri R2 "Si2 O6 olup burada R2 nin yerine

Na  (K), Ca, Fe2+, Mg, (Ti), Al, Fe3+ gelebilir.

Rombusal ve monoklinal sistemde kristallenirler. Bu gruptaki mineraller genellikle c ekseni yönünde uzama gösterirler ve bu uzama bazen iplik şekline kadar varabilir. İyi gelişmiş prizmatik dilinimleri vardır. Dilinim açıları aşağı yukarı 124º civarındadır. Ayrıca amfibollerin dilinimleri piroksenlerinkinden daha ince ve daha düzgündür.

(100) yüzeyine göre ikizlenme çok sıktır ve tekrarlama ikizleri şeklinde olabilir. Öz. Ağır. =2, 9-3, 5   S=4-6, 5 arasında değişir. Hidroflorik asit dışında asitten etkilenmez.

Aşağıda önemli amfibol türleri şematik olarak gösterilmiştir.

1)Rombusal amfiboller

   Antofillit

   Gedrit

2)Monoklinal amfiboller

    Amfibol

    Kümmingtonit

    Grunerit

    Tremolit

    Aktinolit

    Rihterit

3)Geçit amfibolleri

    Hornblend

    Adi Hornblend

    Bazaltik Hornblend

    Edenit

    Pargazit

    Glaukofan

    Ribeckit

    Hastingsit

    Arfvedsonit

4)Amfiboloidler

    Enigmatit



SERPANTİN

Genel formülü Si4 O10 (OH)8 . Mg2 olan serpantin fillosilikatlardandır. Genellikle Mg'un yerini kısmen Fe alır.

Antigorit (yaprak serpantini) ve krizotil (lif serpantini)olmak üzere iki önemli çeşidi vardır. Birincisi yeşil renkli ve çok iyi dilinimlidir.  Krizotil ise sarımtrak-yeşil renkli ve ipek parlaklığındadır. Monoklinal sistemde kristallenmelerine rağmen pseudomorf olarak bulunurlar.

İnce kesitlerde genellikle renksiz bazen hafif yeşil olarak görülür. Bu durumda zayıf bir pleokroizma fark edilir. Kırılma indisleri küçüktür. Antigorit optik bakımından (-) dir. (001)yönünde belirgin dilinimlidir. c ekseni yönünde gelişmiş kristalleri bazen çok uzun, ince lifler halinde ve amyant adını alır. Bunlar antigorit içindeki damarcıkların kenarlarına genellikle dik olarak oluşurlar. (110) yönünde dilinimleri vardır. Renksizdir. Çift kırma değeri de küçüktür.

Bu gruba giren mineraller genel olarak çeşitli silikatların, özellikle piroksen ve peridotların alterasyonu sonucunda oluşurlar ve serpantin denilen taşların hemen hemen tamamını meydana getirirler.



METAMORFİZMA SİLİKATLARI

-Andalusit

-Turmalinler

-Granatlar

31 Mayıs 2012 Perşembe

“Türkiye’deki mermerlerin Mineralojik ve Petrografik Özelliklerine Göre Kesilebilme ve İşlenebilme Parametrelerinin Matematiksel Modellemesi” adlı tez çalışması ile ilgili olarak;


RAPOR



“Türkiye’deki mermerlerin Mineralojik ve Petrografik Özelliklerine Göre Kesilebilme ve İşlenebilme Parametrelerinin Matematiksel Modellemesi” adlı tez çalışması ile ilgili olarak;



* 2001 – 2002 Güz yarı yılı içerisinde yapılan çalışmalar:

A)           Öncelikle; tez çalışmasında yapılacak işlerin genel bir planlaması yapıldı. Bu planlamaya göre ise;

Mağmatik, Metaformik, Sedimanter kökenli mermer türlerinin iç yapısal özelliklerinin incelenmesinin gerektiği ve bu incelemeler içinde, aşağıda belirtilen çalışmaların yapılmasının gerekliliği belirtildi.

1.        Türkiye’nin değişik bölgelerindeki farklı mermer örneklerine ait ince kesitlerden;

a.    Mermerlerin mineral yapılarının incelenmesi,

b.    Fosil içerikleri ve kavkı oluşumları varsa incelenmesi,

c.    Gözenek yapılarının analizi,

d.    Kristal yapılarının analizi,

e.    Kuvarsit yapılarının incelenmesi. 

2.        Mermer örneklerinin Kimyasal Analizlerinin yapılması.

B)           Mermerlerin Mineralojik – Petrografik Özellikleri ve Endüstriyel Önemini içeren bir literatür taraması yapılarak bu konuda hazırlanan bir seminer Fen Bilimleri Enstitüsüne verildi.



* Bundan sonraki dönemlerde yapılacak çalışma planı :

Raporun A şıkkında belirtilen çalışma planının uygulanmaya konulması düşünülmektedir.

 





RAPOR




“Türkiye’deki Mermerlerin Mineralojik ve Petrografik Özelliklerine Göre Kesilebilme ve İşlenebilme Parametrelerinin Matematiksel Modellemesi” adlı tez çalışması ile ilgili olarak;



* 2001 – 2002 Bahar Yarı – Yılı içerisinde yapılan çalışmalar :

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden alınmış farklı mermer örneklerine ait ince kesitlerden;

-       Polarizan mikroskop kullanılarak, mermer örneklerinin mineralojik yapılarının incelemeleri yapıldı.

-       Mineral yapıları ile ilgili gerekli bilgiler not edildi,

-       Fosil içerikleri ve kavkı oluşumları tespit edildi,

-       Çok sayıda fotoğraf çekimi ile; mineraller, fosiller ve bazı özellikli durumlar görüntülendi.



* Bundan sonraki dönemlerde yapılacak çalışma planı :

-       Görüntü analiz cihazı kullanımı ile mermerlerin gözeneklilik yapılarının detaylı analizlerinin yapılması,

-       Mermerlerin kristal yapılarının incelenmesi,

-       Mermerlerin kuvarsit yapılarının incelenmesi,

-       Kimyasal analizlerin yapılması.        

  


29 Mayıs 2012 Salı

MTA GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN ÇALIŞMA ESASLARI


MTA GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN ÇALIŞMA ESASLARI

                                                  VE

ANA KONULARI



MTA Genel Müdürlüğü, madencilik sektorünün gelişmesi için gerekli her türlü bilgiyi üreten ve altyapı hizmetlerini de sunan araştırmacı bir kuruluştur.

Ülkemizin maden ve hammadde kaynaklarını kuruluş kanununa uygun olarak araştırmak ve ekonomiye kazandırmak görevini sürdüren Genel Müdürlüğümüz arama faaliyetlerini,3213 sayılı Maden Kanununa göre kendi ruhsat sahalarında ve talep halinde ücreti karşılığında özel ve kamuya ait ruhsatlı sahalarda yerine getirmektedir. Buna ilave olarak Maden Kanununun 18. ve 47. maddelerine göre ruhsat sahası civarında ve madencilik faaliyeti yapılabilecek alanlarda prospeksiyon yapmaktadır.

Genel Müdürlüğümüz genel bütçeden verilen yatırım ödeneği ile Bakanlığımız ve Devlet Planlama Teşkilatı'nca onaylanan "Yatırım ve İş Programı"na uygun olarak ülke genelinde çeşitli yörelerde mahallen arazi kamp yerleri açarak, işçi ve ekipmanlarının bir kısmını da bu yörelerden sağlayarak çalışmalarını sürdürmektedir. Genel Müdürlüğümüz 13 Daire Başkanlığı ve 13 Bölge Müdürlüğü ile yurt genelinde toplam 3639 personelle hizmet vermektedir.

Genel Müdürlüğümüz çalışmalarını; Maden Arama Projeleri, jeoloji, jeofizik haritaları ve Bilimsel Araştırmalar, Harita Envanter ve Veri Bankaları, Hidrojeoloji Etütleri, Jeotermal Etütler, Jeokimya, Yerkabuğu araştırmaları, MTA Sismik-1, Diri Fay Sismotektonik Etütleri, Metropolitan Alanların Jeoloji Etütleri, Tip Mukaveleli Etütler ve Organize Sanayi Bölgeleri Yer Seçimi, Sondaj Karot Bankası Araştırmaları, Laboratuvar ve Teknolojik Araştırmalar ile ilgili Bilimsel Etütler, Ücretli İşler, Yurtiçi ve Uluslararası Teknik İşbirliği Projeleri konularına ağırlık vererek yürütmektedir.

Bu temel konu ve alanlara yönelik olarak:

JEOLOJİ ARAŞTIRMALARI

-Değişik ölçekli Jeoloji, Mühendislik Jeolojisi, Tektonik, Jeomorfoloji, Kentleşme ve Altyapı, Doğal Afet Haritaları yapım çalışmaları
-Deniz Araştırmaları,
-Uzaktan Algılama Araştırmaları,



MADEN ARAMALARI

-Metalik Maden Aramaları
-Endüstriyel Hammadde Aramaları
-Enerji Hammaddeleri Aramaları
-Jeotermal Enerji Aramaları



JEOFİZİK ARAŞTIRMALARI

-Maden Aramaları, Jeotermal Enerji ve Yeraltı Suyu araştırmaları, Kabuk Yapısı Araştırmaları gibi konularda Jeoelektrik, Sismik, Manyetik ve Gravimetrik Etütler ve Kuyu Ölçümleri
-Değişik ölçeklerde Jeofizik Harita yapım çalışmaları



FİZİBİLİTE ETÜTLERİ

-Mali ve Ekonomik Değerlendirme
-Rezerv Hesapları
-Maden İşletme Projeleri



JEOTEKNİK ÇALIŞMALAR

-Şev Stabilitesi
-Zemin Araştırmaları



TEKNOLOJİ ARAŞTIRMALARI

-Malzeme Araştırmaları
-Cevher Zenginleştirme
-Teknolojik Problemlerin Çözümü
gibi konularda çalışmalar yapılmaktadır.













ANADOLU’DA MADENCİLİĞİN TARİHÇESİ



Anadolu'da madencilik binlerce yıl önce başlamış, M.Ö. 7000 yıllarında saf bakır, M.Ö.(3000-1200) yılları arasında tunç yaygın olarak kullanılmıştır. Daha sonra Hititler (M.Ö. 1750-2000), Urartular ( M.Ö. 850-585), Frigyalılar (M.Ö. 750-650)ve Lidyalılar (M.Ö. 650-550), dönemlerinde Anadolu'da çeşitli maden yataklarını işletmiş, izabe tesislerini kurmuş, metal para basıp kullanmışlardır.

Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerinde giderek gelişen madencilik, Osmanlı Imparatorluğu'nun ilk dönemlerinde devlet katkısı gormüş, 1815 yılında Bandırma yakınlarında bor, 1829 yılında Zonguldak'ta taşkömürü, 1848 yılında Bursa-Harmancık'ta krom bulunmuştur.

Devletin maden sahiplerinden %25 gibi bir hisse almasını öngören 1861 tarihli ilk Maden Nizamnamesi, etkili denetim olmadıgı için başarı sağlayamamıştır. Daha sonraları 1869, 1886 ve 1906 yıllarında üç ayrı maden yasası çıkarılmıştır. 1906 yasası ile işletme izni süresi, 99 yıl olarak belirlenmiş ve devlet payı madenin cinsine göre (%1-20) arasında değişmiştir.

Osmanlılar döneminde yabancı egemenliğinin altında olan madencilik sektöründe, Cumhuriyet'in ilanından sonra yeni düzenlemeler yapılmıştır. Bu dönemde, öncelikle büyük eksikliği olan madencilik öğrenimi yapmıs, teknik elemanların yetiştirilmesi ve yeni ekonomik model saptanmasına çalışılmıştır. Cumhuriyet rejimi ayrıcalıklı yabancı sermayeye karşı çıkmış, ancak anonim ortaklıklar kurularak yabancı sermayenin madencilik sektöründe yoğun girişimlerde bulunmasını da sağlamıştır. İzmir İktisat Kongresinde (1923), bu doğrultuda alınan kararlar ışığında özel kesimin finansmanını karşılamak üzere İş Bankası ve Türkiye Sanayii ve Maadin Bankası kurulmuştur. Ancak, ülkenin savaştan yeni çıkmış olması, özel kesimin sermaye birikiminin yeterli olmayışı ve 1929 dünya ekonomik krizi nedeniyle özel girişime dayalı politikada başarılı olunamamış, sektörde kamunun etkinliği arttırılmaya başlanmıştır.

Devletin madencilik sektöründe öncülük yapması amacıyla, madenlerimizin daha rasyonel bir şekilde aranması, bulunanların rezerv ve kalitelerinin tespiti, ekonomiye kazandırılması için 1935 ylılnda MTA Enstitüsü, bulunan madenlerin işletilmesini sağlamak amacıyla aynı yıl Etibank, 1940 yılında da Ereğli Kömür İşletmesi Müessesesi (EKİ) kurulmuştur.

1940 yılında Raman'da MTA tarafından bulunan petrolün arıtılması amacıyla 1942 yılında aynı yörede yine MTA tarafından 10 ton/gün kapasiteli bir rafineri kurulmuş, 1954 yılında MTA'dan alınan eleman, ekipman ve dökümanlarla Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) kurularak, devlet adına petrol arama, üretim, arıtma görevlerine başlamıştır.

1954 yılında, o güne kadar yalnız kamu kuruluşlarınca işletilen bazı madenleri özel girişimin arama ve işletmesine açan ve özel-kamu girişimine eşit davranılmasını ilke edinen 6309 sayılı maden kanunu yürürlüğe konmuştur.

1957 yılında, Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu oluşturulmuş ve o zamana kadar Etibank tarafından yürütülen taşkömürü ve linyit üretim görevi bu kuruluşumuza devredilmiştir.

Planlı kalkınmayı öngören 1961 Anayasasının 130. maddesi ile doğal kaynaklarımız, anayasa güvencesine alınmıştır.

1963 yılında, enerji ve madencilik ile ilgili politikaları oluşturmak, uygulamaları denetlemek ve yönlendirmek amacıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı kurulmuştur.

Planlı dönemde, maden kaynaklarımızdan en fazla yararı sağlamak, yurt içi talebi karşılamak ve dış satım artışı sağlamak,ana hedefler olarak belirlenmiştir.

1978 yılında çıkarılan 2172 sayılı kanunla, çok sayıda kömür ve demir işletmesi devletleştirilmiş, ancak üretimdeki düşüşler nedeniyle devletleştirilen sahaların bir çoğu 1983 yılında çıkarılan 2804 sayılı kanunla sahiplerine iade edilmiştir.

Yine 1983 yılında Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) kurulmuş ve taşkömürü üretimi TKİ'den alınarak bu kuruluşa devredilmiştir.

1985 yılında yayınlanan ve madenlerimizin daha rasyonel bir biçimde aranmasını ve işletilmesini amaçlayan 3213 sayılı maden kanunu, günümüzde de yürürlüktedir.



MADENCİLİK SEKTÖRÜNÜN EKONOMİDEKİ YERİ



Yurdumuz, karmaşık jeolojisi ve tektoniğinin sonucu olarak çok çeşitli maden kaynaklarına sahiptir. Ancak, bu karmaşık jeoloji ve tektonik, aynı zamanda maden yataklarımızın küçük boyutlu ve çok parçalı olmasının da bir nedenidir.Çeşitlilik açısından dünyanın zengin ülkelerinden biri olmamıza karşın,gerek toplam rezerv yönüyle ve gerekse tek tek yatak boyutları kıyaslandığında geri sıralarda yer almaktayız . Dünya rezervlerinde önemli paya sahip olduğumuz madenlerin başında bor gelmektedir. Dünya bor rezervinin % 51’i yurdumuzda bulunmaktadır (Tablo 1). Bunun dışında dünya perlit rezervinin % 8.7’si, barit rezervinin % 7.1’i, sodyum sülfat rezervinin %3’ü, cıva rezervinin % 3’ü, diatomit rezervinin % 2.9’u, linyit rezervinin % 2.2’si,antimuan rezervinin% 2.26’ sı,manyezit rezervinin %1.47’si,gümüş rezervinin % 1.44’ ü, bakır rezervinin %0.37’si,krom rezervinin %0.40’ı ve altın rezervinin %0.23’ü ülkemizdedir.

Türkiye'nin 1996 yılı dünya maden üretimindeki payları önem sırasına göre, bor da % 48, perlitte % 11.82, manyezitte % 10,67, feldispatta % 7.92, kromda % 6.87, linyitte % 5.20, bentonitte % 4.31, baritte % 2.38, grafitte % 2.18 dir.

1997 yılı maden ticaretimize değer ($) olarak bakacak olursak; İthal ettiğimiz madenlerin başında taşkömürü, demir, linyit, kok kömürü, fosfat,bakır, zirkonyum, asbest, kaolen; ihraç ettiğimiz madenlerin başında bor, krom,bakır, manyezit,çinko, feldispat, mermer,barit ve pomza gelmektedir. 1997 yılı itibariyle ihracatımız 424 milyon $, ithalatımız 934 milyon $'dır (petrol-doğalgaz hariç). Türkiye’nin yıllar itibariyle dış ticareti miktar ve değer olarak tablo 4,5‘de gösterilmiştir.

Doğal zenginliklerimiz açısından en önemli madenimiz olan BOR, dünya rezerv ve üretiminde % 50’den fazla pay almakta olup, dış piyasada Türkiye'yi temsil etmek durumundadır. Dünya bor piyasası Türk kolemanitinin hakimiyetindedir ve madencilik sektorunün en biiyük döviz kazancı bor ihracatından kaynaklanmaktadır. Dünya TRONA rezervinin % 97.71'i ABD'de, geri kalanının %3' ünün Türkiye'de olması sebebiyle trona varlığımız da dikkat çekici sayılabilir.

Ekonomimiz içindeki yeri sürekli gerileyen madencilik sektöründe, yatırım talebinin azalma eğilimi göstermesi doğaldır. DPT yatırım teşvikleri incelendiğinde; Teşvik belgelerinin sektörel dağılımında madencilik sektörünün payı 1987 yılında % 7.6, 1988'de % 2, 1989'da % 2.8, 1990'da % 2.7, 1991'de % 3.6, 1992'de % 2.9, 1993'de % 2.8, 1994'de % 2, 1995'de % 0,6 ,1996’ da %1.3 ve 1997’ de %1.7 olmuştur.

Sabit sermaye yatırımlarında ise 1987 yılında % 2.8 olan madencilik sektörünün payı 1988'de % 2.9, 1989'da % 2.2, 1990'da % 2.2, 1991'de % 2.3, 1992'de % 2.3, 1993'de % 1.4, 1994'de % 1.5, 1995'de % 1.3, 1996’da %1.1 ve 1997’de %1.2 (tahmini) olarak gerçekleşmiştir.

Arama ve işletme yatırımlarının azalmasıyla, yapılan maden istihracı, potansiyelin gerisinde kalmakta ve madenciliğimizin ekonomideki payı giderek küçülmektedir. 1986 yılından önce GSMH dan % 2 oranında pay alan madencilik sektörünün bu payı, 1990’da % 1.58, 1991’de % 1.54, 1992’de % 1.35, 1993’de % 1.09; 1994’de % 1.39, 1995'de % 1.29, 1996’da%1.2 ve 1997’de %1.1 olarak gerçekleşmiştir.

Madenciliğimizin GSMH ‘daki payı ortalama % 1.5 civarında seyrettiği ve bu oranın 2 milyar $ lık bir miktarı ifade ettiği görülmektedir. Bu oran Almanya ve ABD gibi gelismiş iilkelerde de % 2-4 civarındadır. Miktar olarak bakıldığında bu oranların ifade etiği rakamlar Almanya'da 30 milyar $, ABD ‘de ise 150 milyar $ dır. Yani bu üIkelerde, madencilik önemini korumaktadır ve bu miktarlarla aramalarını, işletmelerini ve teknolojilerini geliştirmeleri mümkün olmaktadır. Ayrıca bu ülkeler sanayi devrimlerini de madencilik sektorü sayesinde gerçekleştirmişlerdir. Gelişmekte olan ülkelere baktığımızda ise madencilik sektörünün GSMH içindeki payının % 20 lerde olduğunu görürüz. Bu oran da bu ükelerde madenciliğin gelişmesi için bir kaynak yaratıldığını açıkça göstermektedir. Gelişmekte olan bir ülke durumundaki Türkiye bir yandan 1 milyonluk nüfus artışını besleyebilecek yatırım ve üretimi sağlamak, diğer yandan fert başına düşen milli geliri artırarak halkın refah düzeyini yükseltmek zorundadır. Bunu sağlayacak en önemli kaynaklardan biri olan madenciliğin katkısı yetersiz kalmaktadır. ÜIkemiz maden ticareti rakamları dikkate alındığında, ithalatın artmasına rağmen, ihracatın aynı seviyelerde kalması bu sektöre yeteri kadar önem verilmediğinin göstergesidir.

Madencilik sektörüne yön verirken uzun vadede bir madencilik politikası oluşturulmalıdır. Bu politikanın kalıcı olması yanında, zaman içinde değişip, yeni koşullara uyacak esnekliği de göstermesi zorunludur. Ayrıca bu politika tespit edilirken maden potansiyelimiz sağlıklı bir şekilde belirlenmeli ve doğal kaynaklarımızın tükenebilirliği göz önüne alınmalıdır. Tüm bu faktörler göz önüne alındığında, sektörün alt yapısını oluşturan doğal kaynakların aranıp bulunmasının, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi devlet tarafından yapılmasının zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Madencilik sektörümüzün gelişmiş ülkeler düzeyine gelmesi ve ekonomimizde olması gereken yere ulaşması için sektördeki belirsizliklerin en aza indirilmesi gerekmektedir.

Arama çalışmalarının sağlıklı yapılmasının önemini ve bunu devletin üstlenmesinin zorunluluğunu bu şekilde vurguladıktan sonra, devlet, sınırlı kaynaklarını akılcı bir şekilde aramalarda yoğunlaştırmalı ve işletme aşamasında kademeli olarak çekilmelidir. Bu alan özel sektör çalışmalarına açılmalı ve özel girişimciler teşvik edilmelidir. Bundan sonraki aşamada çalışmaların verimli olabilmesi için gerekli yasal ve kurumsal düzenlemelerin yapılması ve bunlara işlerlik kazandırılması gerekmektedir. (* Madencilik Sektörü Toplantı Raporu - Haziran 2000)



       TÜRKiYE MADEN REZERVLERİ



Rezerv (Gör+Muh) (Ton)
Açıklamalar
Altın
300
Au İçeriği
Alünit
4 000 000
%7.54 K2O
Antimuan
106 306
Sb içeriği
Asfaltit
74 370 000
AID.2896-5536 Kcal/kg
Asbest
29 646 379
Değişik lif boylarinda, lif yüzdesi %4 ' un üzerinde
Bakır
2 279 210
-
Barit
35 001 304
%71-99 BaSO4 içerikli
Bitümlü Şeyl
1 641 381 000
OrAID.541-1390 Kcal/kg
Bentonit
250 543 000
Sondaj+Döküm+Ağartma
Boksit
87 375 000
%55Al2O3 (25 667 000 ton metal Al)
Bor
1 805 709 953
% 24.4-35B2O3 içeriği
Civa
3 820
Metal Hg
Cinko
2 294 479
Zn içeriği
Demir
149 925 000
%55Fe ( 82 458 750 ton metal demir)
Diatomit
44 224 029
İyi kalite
Dolomit
15 887 160 000
% 15 MgO ve üzeri
Feldspat
239 305 500
Albit ve Ortoklaz
Fluorit
2 538 000
% 40-80 CaF2 İçeriği
Grafit
90 000
% 2-17 Sabit karbon içerikli, zenginleşebilir
Gümüş
6 062
Metal Ag
Jeotermal Enerji
810 MW Termal 75 MW Elektrik
-
Kaolen
89 063 770
% 15-37 Al2O3
Kaya Tuzu
5 733 708 017
% 88,5 üzeri NaCll ( 200 000 000 tonu göl rezervi)
Kil (Ser+Ref)
354 362 650 Seramik+Refrakter
-
Kurşun
860 387
Pb İçeriği
Kuvars Kumu
1 307 414 250
% 90 Üzerinde SiO2
Kuvarsit
2 270 287 821
% 90 Üzerinde SiO2
Kükürt
626 000
% 32 S içeriği
Linyit
8 374 372 000
AID.868-5000 Kcal/kg
Lületaşı
1 483 000(sandık)
iyi, orta kalite karışık
Manganez
4 560 000
% 34.54 Mn (Metal Mn içeriği 1 576 000 )
Mermer
5 161 000 m3
Toplam Potansiyel Rezerv
Manyezit
111 368 020
% 41-48 MgO içeriği
Molibden
2 670
Metal Mo
Nadir Topraklar
953 587
Nadir Toprak Oksiti
Nikel
39 400 000
% 1.21 Ni
Perlit
5 690 027 600
Değişik genleşme oranlarında
Pomza
1 472 964 776 m3
-
Profillit
6 644 000
Seramik+refrakter+ çimento
Sepiolit
13 546 450
% 50 üzeri Sepiolit
Sodyum Sülfat
16 536 000
% 81 NaSO4 (13040000 ton gol suyu rezervi)
Stronsiyum
665 072
% 72 Üzeri SrSO4 içerikli
Talk
482 736
iyi kalite
Titan
95 000 000 Menderes
24 000 000 Ödemiş
%0.4-2.6 TiO2
%1-1.2TiO2 (Zenginleşme problemi)
Taşkömürü
1 126 548 000
İyi kalite
Trona
233 317 680
% 56 ve üzeri Trona
Toryum
380 000
% 0.24 ThO2
Turba
190 000 000
-
Tungsten
41 661
W İçeriği
Uranyum
9 137
% 0.05-0.1 U3O8
Wolfram
36 719
Metal W
Zeolit
17 931 375
Klinopitilolit+Höylandit
Zımpara
3 725 082
iyi kalite











               DÜNYA MADENCİLİĞİNDE TÜRKİYE'NİN PAYI



Maden Cinsi
Dünya Rezervi
Türkiye Rezervi****
Dünyadaki Payı (%)
Açıklamalar
Altın
71 000
300
0,42
ton, metal Au
Antimuan
4 695 000
106 306
2,26
ton, metal Sb
Bakır
610 000 000
2 279 210
0,37
ton, metal Cu
Barit
500 000 000
35 001 304
7,00
ton
Boksit
28 000 000 000
48 056 250
0,17
Al2O3 içeriği
Bor*****
420 000 000
150 000 000
36
B2O3 içeriği
Civa
240 000
3 820
1,59
ton, metal Hg
Çinko
330 000 000
2 294 479
0,69
ton, metal Zn
Demir
124 000 000
82 458
0,07
1000 ton,metal Fe
Diatomit
2 000 000**
44 224
2,21
1000 ton
Feldspat
1 250 000*
239 305
23,93
1000 ton
Florit
310 000
1 523
0,49
1000 ton CaF2 içeriği
Gümüş
420 000
6 062
1,44
ton, metal Ag
Krom
7 500 000 000
30 370 182
0,40
ton, %45 Cr2O3
Kurşun
120 000
860
0,72
1000 ton, metal Pb
Kükürt
3 500 000
200
0,01
1000 ton S içeriği
Linyit
524 131***
7 965
1,52
Milyon ton
Manyezit
3 400 000
50 116
1,47
1000 ton, MgO içeriği
Manganez
5 000 000
1 576
0,03
1000 ton Mn içeriği
Sodyum Sülfat
4 600 000
13 395
0,29
1000 ton
Stronsiyum
12 000 000
210 123
1,75
ton, Sr içeriği
Talk
1 124 000
479
0,04
1000 ton
Taş Kömürü
519 733***
1 127
0,22
Milyon ton
Toryum
1 400 000
912
0,07
ton, ThO2
Trona
40 000 000
130 658
0,32
1000 ton
Tungsten
3 300 000
36 719
1,11
ton,W içeriği



Kaynak: Mineral Commodity Summaries 1997
* Mineral Facts of Problems 1995
** Industrial Minerals, Minerals Year Book çeşitli sayıları
*** WEC Survey Of Energy Resources 1994
**** MTA Genel Müdürlüğü, Maden Etüt ve Arama Dairesi Başkanlığı
***** www.mta.gov.tr/org/mta2.htm
****** Dünya bor rezervleri spekülasyon amacıyla gerçeği yansıtmadığından, kaynak olarak
kullanılan ''Mineral Commodity Summaries1997'' de bor rezervlerimizin payı %36 olarak
görülmektedir. Ancak Dünya bor rezervlerinde Türkiye'nin payının %70 civarında olduğu
sanılmaktadır.